5 Mart 2018 Pazartesi

Bir yandan sevinç, bir yandan hüzün…

Geçmiş senelerde Şubat ayları nasıldı? 28 mi 29 geldiği zamanları daha çok anımsarsınız? Kimilerimiz 29 Şubat doğumlu olup, dört yılda bir yaşlanıyorum esprileri yapar, kimilerinin ömrünce yaş günü kutlamaları hiç var olmamıştır. Kimilerinin ise doğum günleri aile büyüklerinin vefatına denk gelir, yarı buruktur dünyaya gelişleri… Dünyaya bakışları da; ömürlerince bir yandan sevinç, bir yandan hüzün taşır.
Kimileri için okulların kar dolayısıyla tatili, deli gibi hazırlanılmış bir sınavın ertelenişidir. Tatil sonrasına sınav için tekrar yapılması şart olmuştur. Hatta çeyrek asır filan öncesinde; sömestr tatili öncesi kurtarma yazılısını olamamanın hayal kırıklığı yaşayanları da bolcadır…
Peki ya geçmiş seneleri, geçmiş mevsimleri, geçmiş ömrünüzü nasıl anımsarsınız?
Havanın ayazında sabah okula gitmek üzere yola çıktığınızda; köşe başında elinde tüfek bir er tarafından sokağa çıkma yasağı ilan edildi geçemezsin diye yolunuz kesildi mi hiç? Yarı oleey tatil hissinde, yarı henüz sokağa çıkma yasağı ne öğrenmemişken, eve nasıl döneceğim annem, babam inanmazsa diye içiniz ürpererek kös kös eve döndünüz mü? Bizim ev; televizyonu olan nadir evlerdendi. Dönünce babam inanmayarak sokağa kontrole çıktı, annem televizyonu açtı mı hatırlamıyorum zaten normalde akşamları ve pazarları gündüz yayın vardı. En sevdiğim Pazarları, siyah beyaz film izlerken, ya annemin ya da babamın hazırladığı çayı içer ve değişik kekler, börekleri yerdik… Akşamları sık sık misafirlerimiz olurdu, ismini televizyon misafirciliği koymuştuk … Sonra aylarca her köşede niye beklediğini bir türlü anlayamadığım askerler nöbette durdular. Askere sevgi, saygı ve güven duygumuz sonsuzdur.
Gazetelerde ön sayfalarda siyasi liderlerin karikatürleri olurdu, üzerlerine aydınger koyarak kopyasını çıkarır, sonra tekrar bakarak aynısını çizerdim. Kış günleri tatillerinde, apartmanda yaşayan diğer çocuklar neler yapıyordu, pek bilemiyorum çünkü komşuluk pek gelişmemiş bir binada yaşıyor idik. Ancak kar yağınca yalvar yakar sokağa çıkma izni koparırdım, kar topu savaşlarında ellerimiz ayaklarımız sırılsıklam buz kestiğinde, kazan dairesinde gizlice kurutup yeniden giyer, oynamayı sürdürürdük. Eve dönsek tekrar çıkmamız için izin alabilmemiz mümkün değildi. Eve sadece yaş günlerimizde arkadaş çağırabilmemiz mümkündü. Kimse kimsenin kapısına bir bardak su için dahi gitmezdi. Kapı çalana arkadaşını kapıya çağırmaz, ders çalışıyor şimdi cevabı yanı sıra, büyükler kaş göz işaretiyle, annen merak etmiyor mu diyerek nazikçe terbiye verirdi. Büyüklerden çok çekinirdik.
Okula giderken köpekler önümüzü keser, beslenme çantamızdaki ekmeği versek beğenmez, illa son kuru köfteyi de verene dek önümüzden çekilmezlerdi.
Evinde öncelikli telefon sahibi olanlardandık. Babamın mesleği gereği televizyon ve telefon giren ilk evlerdendik. Çevirmeli yeşil renk bir telefonumuz vardı. Kapıların zilini çalıp kaçmak ilk yaramazlıklarımız, yaşımız ilerledikçe rastgele telefon çevirip karşımıza çıkanı işletmekle sürdü. O zamanlar küçük yerleşim yerlerinde; hala mahalle muhtarından, köyün bakkalından telefon idaresi aracılığıyla ihbarlı görüşülebiliniyordu.
Mektup kağıtları çeşit çeşitti, kokulu silgilerimiz vardı. Hatta okula; beyaz dantel yakalarımız, ipe geçirilmiş silgimiz cebimize çengelli iğne ile tutturulmuş giderdik. Resmi bayramlarda; kral ve kraliçeler en çalışkanlar içinden seçilir, grapon kağıtlarından kıyafetlerle okul gösterisinde görev alırdı. Çoğumuz kral ve kraliçe olmak hevesiyle çok çalışır, sınıfta terbiyeli ve sessiz en düzgün, dik oturan olarak öğretmenin gözüne girmek için çabalardık. Askere gidenlerle mektuplaşılırdı. Sonraları okuduğum okulun abonesi olduğu bir dergi sayesinde, yurt dışında mektup arkadaşlarım bile oldu. Annemin çalıştığı devlet dairesi de, okuduğum ilkokul da haftada altı günden beş güne düşürüldüğünde nasıl sevinmiştik.
O zamanlarda da aileler, çocuklarını bütçeleri yettiğince piyano, karate gibi özel derslerle takviye etmeye çalışıyorlardı. Benim ailem de Kızılay’ ın öksüz ve yetimler için açtığı bir kampa göndermişti, orada ranzalarda belli kurallar çevresinde yaşamamız gerekiyordu ve sudan çıkmış balık gibi hatta ailem beni istemiyor başından attı şeklinde yaralı dönmüştüm, her yanım yara bere içinde… Annem pek anlayamamıştı, ona göre bana faydalı bir etkinliğe katılmamı sağlamıştı. Ardından daha lüks bir ortama, büyük kulüplerimizden birinde yüzme kampına yollanmıştım. Yüzmek gerçekten muhteşemdi, kamp arkadaşlıkları da… Sadece hocaların bizleri niye yarıştırmaya çalıştıklarını anlayamamış ve bundan fazlasıyla rahatsız olmuştum.
Bu arada bir gün annemin bir bisikletle geldiğini görünce öylece kaldım, meğer kendilerince sürpriz yapmışlar. Bir sene o bisiklete binemedim, mahalledeki bütün çocukları bindirdim. Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum? Ailem benim adıma, kendi koşulları içerisinde güzel bir şeyler yapıyor görünüyorlar ve ben bir türlü memnun olmuyorum. Üzerine bir dershaneye yazdırıldım, sürekli testler neye yaradığını bilmeden, tam gün okul sonrası dershaneye gidip geliyorum. Başarı oranım en yükseklerde olmasına rağmen ki, zamanımızda her özel okul için ayrı harç ödenerek, ayrı ayrı sınava girilmesi gerekiyordu. Ebeveynler kaç okul için kayıt yaptırdıysa, gir babam gir sınavlara şeklinde… Korkunç sıkıcıydılar, arada tuvaletim geliyor ama çıkınca geri dönmeye izin verilmediğinden, yarısında bırakıp çıkıveriyordum. Neyse sonunda sınavlara girip çıkmaya alıştım herhalde ki, birkaç okulu kazanıverdim. Annemin kontrolüne yakın olana kaydım yapıldı. Yine bir dolu yabancı ile bir aradaydım, üstelik bir kısmı yazın özel ders almış veya aileleri ile yurt dışına gitmişler. Yine kurallar, yine ders sırasında tuvaletim geliyor izin istiyorum diye sınıfta alay konusu olmalar, bu arada laf aramızda; teneffüste sigara içen ablalar yüzünden tuvalete gidebilmek kabus gibiydi, o yüzden aklımca böyle bir çözüm bulmuş idim. Okulun en güzel yanı okula gidip dönerken vapura binmek gerekmesi ve okul kırıp sinemaya gitmekti. Sözlülerde gösterdiğim başarı, yazılı sınavlarda çuvallamaya dönüştükçe, gece yarılarına dek Türkçe konuştuğum için üstümde kalan anahtar sebebiyle cezalar yazdıkça okul kabusum oldu. Tatillerde üvey babamla işe giderek, hayata bakışım farklılaştı. Seçeneklerim çoğaldı. Birçok konuda ne kadar çok bilgi sahibi olduğumu fark ettikçe, okula gitmek yerine çalışma hayatına atılmaya diretir oldum. Ailem için travma yaratan bir durumdu okulu bırakışım, bana göreyse okula gitmek bir travma haline dönmüştü. Bu denli uçlarda yaşam deneyimleri için fazla gençtim. O sıralar kot pantolon, sigara hatta alkol kaçak gelirdi. Üzerinize giydiğinizle, ailenizin maddi durumu veya ailenizin okulla ve diğer ebeveynlerle iletişimiyle değerli bulunurdunuz.
İşte kendime yemin ettiğim andı, anne olunca çalışmayıp evde oturacak, çocuğum ve hatta çocuklarım büyürken, ebeveyn olarak onların yalnızlık hissetmeyeceği şekilde diğer ebeveyn ve okul idaresiyle, olumlu iletişim içinde olacaktım. İş her şekilde bulurdum, her konuda yetenekli ve çalışkanlığıma güvenim sonsuzdu.
Kendime sözümü tuttum, benim yolumdan yürümemiş çocuklarım, olmayana göre değil oldurmaya çalıştıklarıma göre değerlendirebildiler. Açıkçası verdiğim zamanın boşa gitmediğine inanıyorum, elbette her anne gibi eksik ve yanlış yanlarım oldu, hesaba katmadığım benim çocukluğumda çalışan, boşanmış kadın olmak istisnai bir haldi. Aradan geçen zamanda olağan bir hale dönüştü. Dolayısıyla çalışan annelerin de katkısıyla, aile bütçesi ve çocukların gelişimi için özel masraflar açısından çok daha faydalı oldu. Muhtemelen birçok arkadaşlarının yapabildiklerinden geri kaldılar. Yarışlar arttı, koşullar zorlaştı, öte yandan teknoloji ilerledi; internet, renkli televizyon, cep telefonları; öyle ki kuzine ateşinin, yaz akşamları açıkhava sinemalarının, tiyatroya giderken en temiz giysilerin özenle giyinilip gidilişinin, toplu taşımalarda büyüklere yer vermenin değerini unutmuş çağımızda onlar da kendilerince birçok çelişik duygu içerisinde büyüdüler. Bazen çocuk olduklarını unutup, onlara yetişkinlermişçesine cümleler kurduğumda, büyüklerimden uyarı alsam da, onlar anlar diyerek tavrımda ısrar ettim ki, çocukluklarını doyasıya yaşamaları yerine birden olgun insanlara dönüştüler.
Şimdilerde okuduklarımızdan anladıklarımız dışında, bu konularda profesyonel yardım alınabilen kurumlar olduğu gibi, kendim de eksik ve yanlış zannettiklerimi yeni edindiğim bilgilerle süzgecimden geçirerek, bu kırasıya yarışçı hale getirilmeye çalışılan çağımızda benden çok daha topluma faydalı iki çocuk yetiştirmiş olmaktan onur duyuyorum. Şimdiki neslin bizim zamanımızdakileri anlamaya uğraşsalar da, akıllarının karışması çok doğal ancak yine de bizlere göre çok daha şanslılar, çünkü ebeveynleri sesli özeleştiri yapıyor, hatta yeri gelince özür dileyebiliyor, çocuklarının arzuları doğrultusunda onlara daha iyi bir yaşam sunmak için çabalıyor. Evet bizler kendi ebeveynlerimizi belki yeterince anlayamadık, belki anlatamadılar, belki de olması gereken bu.
En değerlisi çeyrek asır beklemeden çağın hızına göre bizlerin de uyum sağlayabildiği ölçüde hayatımızı dönüştürüp, değiştirebiliyor ve geliştirebiliyoruz… Bir yandan hüzün, bir yandan sevinç…

20 Ocak 2018 Cumartesi

İletişim, sohbet, bilgi alışverişi

11 Ocak 2018, 09:39
Bu makale 719 kez okundu
Nafiye Ç. Özdemir
2018’ e girerken çiçekçiden kokina aldınız mı? Gece yarısı kapınızda nar kırdınız mı? Geçen yıl için neler hayal edip, planlamış idiniz ve ne kadarını gerçekleştirmek üzere gayret ettiniz? Hani bazı kişiler her pazartesi için; bu pazartesi diyete başlıyorum derler ve o pazartesi bir türlü gelmez ya acaba içinizden geçenler o gelmeyen pazartesilere mi ertelendi? Neleri risklere rağmen gözünü karartıp deneme cesareti gösterebildiniz?
Şu günümüze dek dünyada her kaşif, her mucit belki de binlerce defa binlerce deneme sonucu elde ettikleri başarılarıyla, günümüzdeki halimizi almamıza vesile oldu. Bunu hatırlayarak, kendinizi o kaşif ve mucitlerden biri gibi hayallerinizi gerçekleştirdiğinizi hayal edin, edin ki zihniniz size bu hayalleri gerçekleştirmek için yollar arasın.
İnsanlarla sesli, görsel iletişimin en son teknoloji harikalarını ceplerimizde taşırken; ne yazık ki en yakınımızdakilerle sohbet edebilme becerimizin gerileyişi dolayısıyla, kullandığımız kelime hazinemiz ve o kelimelerden algıladıklarımız da anlatılmak istenileni kavramaya yetmeyebiliyor..
Birbirimizin bilgi birikimine, deneyimlerine saygı gösterip, dinleme tahammülümüzde de sorunlar arttığı ortada… Trafikte, toplu taşımalarda birbirine yol, yer verenler oldukça azaldı…
Herkes özellikle yabancılara karşı önce ben derken, ailesi içinde azami fedakarlıklarla kendi hayatını çekilmez kılan bir hapishaneye dahi dönüştürebiliyor… Biri diğeri için yaşamaya adamışken ömrünü, diğeri karşısındaki hiçe sayılmış hayata değer vermeyip, mecburmuşçasına beklenti ve taleplerini arttırabiliyor..
Kimileri yorgun, yıpranmış, türlü sağlık sorunları içinde, başını okşayacak, sırtını sıvazlayacak, seni anlıyorum, iyi ki varsın diyecek bir canı sandığının aslında zaten canı olmadığını kendine itiraf etmeye korkarak yaşlanıp bu dünyadan göçüp gidiyor… Kimileri bu örneklerin aksini kanıtlamak istercesine egosal bir açgözlülükle hep bana şeklinde önüne geleni işine geldiği şekilde hiçe sayarak yaşamayı sürdürebiliyor.
Kişilerin hem cinsleriyle, meslektaşlarıyla, aynı medya üzerinde dahi birbirlerine çamur atarak, kendilerini herkesten daha o konunun uzmanı ilan ederek, takipçilerin önünde etik olmadığı halde, birbirlerine hakaret eder hale gelebiliyor olmaları üzücü ancak daha da üzücü olan adabı ve bilgisi ile yazanları da kaale almayışlarıdır. Bu insanlar da bizlerden, birikte yaşıyor, selamlaşıyor, çay kahve içebiliyor, aynı binalarda komşu, aynı otobüste yolcu olabiliyoruz. Bir anda kulaklarına kar suyu kaçmışçasına, sizi tanımazdan gelebiliyorlar.
Halbuki direksiyona geçene dek o kişi dünya tatlısı bir anne veya baba iken, direksiyon başında kaplan kesilebiliyor.. Evden çıkmadan aynada kendine bakıp, bugünkü rolüm kaç kovala saldır diye prova mı yapıyorlar? Bugün kimi daha fazla aşağılayarak, kimi daha çok ezerek kendimi daha ulvi biri olduğuma inandıracağım mı diyorlar? Nasıl bir anda imza günlerinde sayıp, sıraya girebileceğimiz o kişiler taş devrinde imiş gibi davranabiliyorlar? O halde hani daha eğitimli, daha aydın, daha kibar olunan o kamera önü halleri? Nereye kaçtı? Bu kadar rol yapan, bu kadar aşırı makyajlı bin bir yüz insanların yıllar geçince, kimileri hangi yüzleri gerçekti unutmuş yaşlanıp giderlerken, kimileri yollarının bir yerlerinde uyanıp şimdiye dek uğraşılarımın başkalarının alkışları için olduğunu ve beni kendimden uzaklaştırdığını fark ederek, kendi özüme dönüyorum diyebiliyor da..
Bu karmaşada, bir çok kişi doğru sandıkları için koştururken, kimileri koşan da yürüyen de yağmurda aynı oranda ıslanır noktasında yaşayabiliyor. Gençler önceleri ikinci biçimde yaşayanlara biraz çağ dışıymış gibi bakarken, şimdilerde yeniden o duruluğu bulabilme arzusu duyanların çoğaldığını gözlemliyorum. Tek sorun çark dişlilerinin arasından kendilerini sıyırabilmeleri, her yerde yarış, herkeste daha modern daha çağdaş daha konforlu yaşam derken, daha fazla eşya, daha modaya uygun kıyafetler ve daha kabarık kredi borçları, daha iyi bir marka araba, daha iyi bir mevkiide ev, daha iyi bir okulda okutulan çocuklar, hep daha daha… Peki ya bunların hiçbirine sahip olma arzumuz bizi tetiklemese, sadece nefes alırken daha temiz bir gökyüzü daha yeşil bir çevre, daha sevgi ve hoşgörü dolu çevre istesek? Hani hepimiz öleceğiz ya!.. Ölene dek yaşamımızı elbette dünyevi ihtiyaçlarımızı karşılamayı isteyeceğiz. Sadece bunlara çokça odaklandıkça esas yaşamın kaçtığını fark edebilsek te, o çarkın dişlileri altında ezilmekten kaçabilmek mümkün olacak mı?
Haydi gelin ideal yaşam ihtiyaçlarımızı biraz ufak tutalım, daha iyi bir şeyler için fazladan yükler edinmek yerine, biraz doğaçlama; örneğin canınız sıkkın veya başınız ağrırken, komşunuza gülümsemeyi deneyin, başınızın ağrısı hafifleyecek ve evet ağrı kesici kullanmanıza gerek dahi kalmayacak. Bir çeşit yemek eksik koyun sofraya yanına gülümseme katın, varsın bir işi eksik bırakın, çocuğunuzla siz de o yaştaymışçasına yarım saat oyun oynayın, ailece haftada bir toplantı yapın, herkes evin bütçesinden sömestr için planlara dek fikrini söylesin, karnenin durumunu boş verin, siz saçınızı da lütfen süpürge filan etmeyin, yapılabilecekleri basite indirin, herkesin ortak kararı ile görev dağılımı yapın. Samimi olun, işveren, baba, anne, öğretmen kimliklerinizi kapı girişinde bırakın. Hayat inanın böyle çok daha güzel.

15 Aralık 2017 Cuma

OYA BAL ÖZEL HABER

Merhabalar; Oya Hanım, mesleğim hakkında merak ettiklerinizi rahat rahat sorun lütfen ki; ben de mümkün olduğu ölçüde açıklayabileyim. Bu fırsatı tanıdığınız için ayrıca çok teşekkür ederim.

-Merhabalar Nafiye Hanım, davetimi kabul etmenize memnun oldum, okuyucularım ve benim için farklı bakış açısı, farklı mesleklerden kişilerle sohbet her daim öğretici ve keyif verici oluyor. Kartvizinizin ön yüzünde ‘Bütüncül Destek Terapiler Uygulayıcısı ve Eğitmeni’ yazıyor. Madem eğitmensiniz niçin uygulayıcı yazıyor da uzmanı yazmıyor. Böyle ayrıntıları hep merak ederim?
-Bu soruya şahsi kanaatimle yanıt vereceğim. Ülkemizde henüz tamamlayıcı destek terapiler alanında bir okul açılmış değil, birkaç çalışma olsa da, bunlar yine branşlaştırılarak yapılıyor, belki kanunlar öyle gerektiriyordur, Bazı ülkelerde varlığını duymuş olmama rağmen onların da, ne kadar kapsamlı olduğunu bilmiyorum. Neden uzman sıfatını kullanmıyorum sorunuza gelince; her uzman yazanın uzman olmayabildiği gibi, uzman yazmayanın da daha az bildiği anlamı taşımadığını belirteyim. Bu tamamen tercih ve bakış açısıdır. Dünyada şifa kolaylaştırıcılığı olarak o denli araştırılıp öğrenilmesi gereken bilgi varken, sadece bir kısmını akılda tutup, öğrendiklerimizin dahi gerektiğinde tekrar kitap karıştırıp hatırlamamız gereken kısımları var iken, ütopik görünebilir size ancak uzman demek artık, o konunun dünyanın her köşesindeki kaynaklarına ulaşmış, her ayrıntılı uygulamayı tamamen özümsemiş anlamı taşıması gerektiği inancındayım. Tam da bu nedenle eğitimini verdiğim her konuda, lütfen aynı eğitimi farklı kişilerden tekrar alarak bilginizi pekiştirin derim. Öğrencinin o an dikkati dağınıktır, tam anlayamamıştır veya eğitmen bir şekilde o konuyu eksik aktarmak durumunda kalmıştır. Bizim mesleğimizde araştırmak, okumak yetmez daha tecrübelilerden her daim eğitim almak ve uygulamalarla tecrübe arttırmak şarttır.
Bütüncül yani tamamlayıcı destek diyoruz çünkü kişi sağlığını korurken veya sağlığını yitirdiğinde geri kazanma çabasındayken sadece tıbbi müdahaleden medet umarak iyileşmeyi beklerken, moral, zaman, yaşam kalitesi gibi birçok konuda zorlanabiliyor. Ancak sağlıklı halimizi korumak veya geri kazanma yolunda; içtiği su kalitesi ve miktarı, nefesini doğru kullanması, yaşına ve sağlık durumuna göre egzersiz programı, uygulamalar esnasında kullanılan  hatta gdo lu gıdalara mecbur bırakıldığımız çağımızda, doğal sıvı destek gıdalar dahi elbette hekimlerin onayıyla eklenebiliyor.
-Peki. Sırayla gidersek; bütüncül destek terapileri bir çatıda nasıl toparlamak mümkün olabilir?
- Özellikle bir hekim, bir özel yaşam koçu, fitoterapi, aromaterapi şeklinde sıralamayı sürdürebiliriz, benzeri birkaç öğretiyi birleştirerek çalışacak uygulayıcılar yetişmesi hayalini kurduğum şekil. Böylece hastalar birkaç yönden bir anda destek alabilecekler. Çünkü hastalar kapı kapı, farklı destek almak için dolaşırlarken, zamanları ve bütçeleri eksilirken, moralleri de bozuluyor. İyileşme gecikebiliyor, o arada ne yazık ki bazen gereksiz ilaç kullanımları ile kendilerine daha da zarar verebiliyorlar.
Örneğin masaj eğitimi, ardından refleksoloji, sonrasında shamballa çok boyutlu şifa enerjileri ve biyoenerji eğitimleri alarak, birlikte kullanarak çalışmanın çok daha faydalı neticelendiğini gözlemledim. Aralarda katıldığım farklı uygulama eğitimleri de var elbette. Bir noktadan sonra, öğrendiklerinizden hangileri kimlere daha faydalı oluyor ise, o şekilde çalışmaya ağırlık vermeyi yeğliyorsunuz. Ayrıca uygulayıcının kişiliği de öğretilerin her birine uygun düşmeyebiliyor, bu hem kendinizi hem de karşınızda birlikte çalıştığınız kişileri tanımakla oluşan bir süreç.
Kişiler size hangi durumlarda müracaat ediyorlar?
Şayet hekim yönlendirmesiyle gelmemişlerse; danışanların öncelikle hekim kontrolünden geçmelerini, hem tahlilerini hem de boyun, omurga röntgenlerini çektirmelerini önermekle sorumlu olduğumuzu belirtmekte yarar var. Kişinin fıtık, tansiyon veya kalp sorunu, pıhtı atma vb. riski var ise soruna uygun  çalışmamız çok önemli. Henüz sağlıklı halimizi korumak üzere haftada bir masaj yaptırma algısı oluşmadığından, ve çoğu insan için asgari geçim standartlarının geçerli olduğu ülkemizde ne yazık ki, düzenli seans almak lüks sayılıyor. Elbette zamanla hekim önerisiyle reçetelendirilerek belli oranda seans alınabilmesi de mümkün olacaktır. Kişiler en çok tüm yolları denedik, bir de sizinle deneyelim noktasında bana geliyorlar. Birincisi iyileşmeye karşı inançlarını yitirme noktasında geliyorlar.
  • Pardon, sözünüzü kesiyorum ancak merak ediyorum, siz doktorların yapamadığı ne yapıyorsunuz da kişilere faydalı oluyorsunuz?
  • Oldukça basit ve hekimlerin yapması beklenilenlerle ilgisi yok, lütfen o şekilde bir kıyaslamaya gidilmesin. Hekimler tıbbi verilerle değerlendirip, gerekli tedavilere yönlendirirler. O tedavi metodlarından bazıları, biyoenerji, refleksoloji, masaj bizim ülkemizde yerini tam bulmamış branşlardır. Yurt dışında bazı ülkelerde duyumlarımıza göre; ilaç kullanımından önce vitamin gibi değerler kontrol edilip desteklenirken aynı anda belli bir süre biyoenerji ardından masaj şeklinde yönlendirilir, akabinde iyileşme yönünde ilerleme sağlanamamışsa tıbbi ilaçlar kullanılmaya başlanılır. Yani anlaşılacağı üzere biz enerji, masaj ve refleksoloji terapistleri aslında hekimlerle birlikte çalıştığımızda hastalar için en ideal şifalanma sisteminin birer parçasını oluşturabiliyoruz.
  • Anlıyorum, peki insanlar meslek seçerken nasıl bir yol izlemeli, nasıl karar vermeli, bu meslekler bir kişinin geçimi için kafi gelir elde etmesine yarıyor mu?
  • En can alıcı noktaya değindiniz. Az önce sözünü ettiğim ideal çalışma imkanlarına yakın çalışma ortamı olan meslektaşımız fazla değil. Örneğin masaj eğitimi 608 saatlik MEB sertifikasıyla sınırlandırılmıştır, ancak daha düzeyli eğitim almak için kişinin, fazladan özel eğitimlere katılarak kendini geliştirmesi gereklidir. Genelde bir an önce meslek edinip para kazanma peşinde iken kişi, bu özel eğitimlere katılamayabiliyor, sonrasında da haftanın altı günü çalışırken, haftada bir gün ancak dinlenme ve özel hayatına ayırabiliyor. Ayrıca iş bulabildikleri yerler genelde spa, hamam, wellness, güzellik salonları tarzında yerler olduğundan yani henüz bazı özel hastaneler dışında iş olanağı oluşmadığından ve ücretlendirmeleri, çalışma koşullarına göre ağır olduğundan, kişiler ileri eğitimlere gitmek yerine sakatlanmalara varan sorunlar edindiklerinden, sigortasız veya yurt dışından gelen meslektaşlara olan rağbetten meslekte uzun yıllar çalışmayı sürdürenler fazla değildir. Bu konularda iyileştirme getirmek üzere yapılan bir takım çalışmalar yapılmaya çalışılıyor, herkes açısından en idealine duacıyız. Refleksoloji alanında da, kısa zamanda bir çok kişi yetiştirildi, bizler yüz küsur saat sadece refleksoloji görmüş iken, şimdilerde iki üç günde yetiştirmek durumunda kalıyoruz. Bir çok kişi için iş imkanı doğduğu doğrudur. Ancak o bir çok kişi ileride kendi sağlıklarını hiçe sayar koşullarda çalışmışlıklarının acısını çekmezler umalım. MEB onayı olmayan belgelerle çalışıyor olmaları da zamanla  sorun oluşturabileceğinden, öncelikle masaj eğitimlerini tamamlayarak, ardından refleksoloji eğitimini önerebilirim. Normalde 608 saatlik eğitimin içeriğinde verilmesi MEB tarafından uygun görülmüşse de; eğitim sınıflarının fiziksel yapısı ve malzeme yetersizliği dolayısıyla bu ve benzeri eğitimler özelde verilmeye başlanılmıştır. İki günlük eğitimlerin bin lira ve üstünde olmalarını göz önüne alırsak, mesleğe yeni başlamış kişilerin zaten asgari ücret, yemek ve yol şeklinde oluşan ücretlendirmesi ile bu eğitimlere bütçe ayırabilmeleri çok zor akabinde verdikleri eğitim rakamlarından kazanç sağlamaları da bir o kadar zordur. Bazı yerlerde maaş alma sorunu yaşayıp işi bırakmak, sonra yenisini bulup tekrar maaşını alamamış arkadaşlarımıza rastlamaktayız. Halbuki uluslararası yarışmalarda dahi masör/masöz bulundurma koşulu getirilmiştir. Ne yazık ki sponsor olan firmalar sadece yarışma günleriyle sınırlı çalıştırmayı yeğlemektedir. Yani bir günlük sigorta giriş çıkışıyla cüzi bir rakam ödemektedirler. Umarız belediyelerimiz sosyal tesislerde zamanla ihtiyacı fark ederek normal halkın faydalanabileceği şekilde, örnek teşkil ederek ideal çalışma koşullarında düzenlenmiş iş imkanı sunacaklardır. Böylece sağlıklarını korumaya yönlendirilen bilinçli kişi sayısı arttıkça, sağlık bakanlığı da, devlet hastanelerinde masör/masöz/refleksolog çalıştırmayı daha ciddiye alabilir, hem zamanla ilaçla tedaviden önce sağlıklı hali korumak birinci derece değerine kavuşur, hem de tedavileri desteklemiş olur. Aynı durum biyoenerji uygulamaları için de geçerlidir. Birçok kişi biyoenerji eğitimi vererek, halk içinde şifa kolaylaştırıcıları oluşmasına katkı sağlamaya çalışıyor. Ancak yine iki günde verilen belgelerle, kişilerin enerji terapisti yeterliliği söz konusu olabiliyor mudur tartışmaya açık bir hal. Enerji konusunda kopyala yapıştır bilgilerin sosyal medyada yoğun şekilde dolaştığı, dolayısıyla herkesin kendi algısınca fikir edindiği gibi, bu iki günlük eğitimlerle kişiler yine algıları ölçüsünde bir yol edinmektedirler. Bizler de önce böyle iki günlük eğitimler, uyumlamalardan geçtik, sonrasında 2 yıl düzenli tüm eğitimlerde üstün körü değinilen kişilerin işine geldiği kadarını aldığı uygulamaları gerçekleştirmek üzere haftada 1 günümüzü ayırarak farkındalık seviyemizi yükseltmeye gayret ettik. Birkaç isim yapmış kişi için seans ücretleri yüksek olmakla birlikte, onların da farklı kaynakları olmadıkça rahat edecekleri bir gelir düzeyine eriştikleri söylenemez.
  • Çok ilginç mesleğinizi severek yaptığınızı biliyorum, ancak maddi getirisi olmayan bir işe gönül verenlere bakış açım iyice değişti. Böyle zorlu sürekli insan memnuniyetiyle bağlantılı, ve kıymeti anlaşılamamış bir mesleği kimler niçin seçsin buna yanıt verebilir misiniz?

     
  • Hepimizin ailesinde sağlık sebebiyle yitirdiklerimiz vardır, çaresiz izleyici kalmışızdır. Benim duam, insanlara faydalı olabilmek adına neler öğrenip uygulayabilirim idi. Açıkçası duam yüksek kazanç elde etmek olmadı, bolluk berekete bakış açım; aldığım nefesten tad almak, kuşları, ağaçları, renkleri, detayları görmek, suyu yudumlarken şükredebilmek, kahkaha atabilmek, sevdiklerim ve sevenlerimle huzur içinde olabilmek üzerineydi. Elbette maddi geliri yüksek, konformist bir yaşam herkesin hoşuna gider, ancak bu yok bir dervişlik yoluna benzetilebilir. İnsanın faydasına çalışan benzeri uygulamaların tümünü  gerçekleştirenlere şifa kolaylaştırıcısı diyoruz, bir dolu uygulama var, eft, aile dizimi, Access bars, regresyon gibi ve bir çok isimde farklı kanallarla yapılan enerji çalışmaları var, shamballa, reiki gibi ve sürekli bir yenisi ekleniyor, çağımız hızlı bir döngüde yeniye uyumlanmalar ihtiyacı oluşuyor.
-Peki danışanlar neyi nasıl seçeceklerine nasıl karar verecekler?
  • Destekleyici terapilere sıcak bakan hekimlere danışarak ilerlemekte yarar var. Sizi seans olarak mı insan olarak mı ele alıyor karşınızdaki fark edebilirsiniz. Bir hayalim var farklı destek terapilerin tamamını bir çatı altında toplamak, benden öncesinde çok kişi hayal etmiş ancak yaşam koşulları onlara nasip etmemiş, bizler başka neler mümkün? Bundan daha iyi nasıl olur? diyerek devam ediyoruz..
  • Bir yandan tamamlayıcı tıp alanında bilgisayardan faydalanarak, biyorezonans ve benzeri elektrikli aletlerden de destek alarak çalışanlar da var. Elbette insanların kafası biraz karışıyor. Sonuçta hepsi çok ciddi rakamlara mal oluyor ve hiçbiri tek başına mucize değil. Ancak ticari kaygı ile çalışılınca, ürününü satmak, emeğinin karşılığını almak gerekliliği doğuyor. İşte o noktada çalışmalardan beklenti yükseliyorken, bir iki deneyip bu da işe yaramadı diyebiliyor insanlar. Kişi rahatsızlanırken yıllar sürüyor, beden direniyor kendini onarmaya çalışıyor taa ki artık dışardan yardımsız olmayacak deyip imdat sesi yükselene dek… Haftada en az iki seansla düzenli çalışıldığında, kişinin sağlık durumuna göre fayda görme süreci değişkenlik gösterse de, sabırla olumlu sonuçlar alınmaya başlanır. Danışan ve uygulayıcı işbirliği yaparlarsa; işte o noktada kişi yıllarca neleri eksik veya yanlış yapmışsa, onları düzeltmeye başlamalı, bir hap alıp geçsin diye beklemek yerine yeterli su mu içmedi, nefes mi almasında sorun var, hayata bakış açısına mı çalışılmalı, fiziksel aktivite mi gerek inceleyip, yanlışların yerine doğrular yerleştirildikçe hekimin tedavisi yanı sıra düzeltilenler ile yaşam kalitesi yükseltilebilinir ve sağlıklı hal geri kazanılabilinir.

26 Kasım 2017 Pazar

89 yaşında…

2011 yılı sonrası, bir alışkanlık edindik. Teyzem, teyzemin merhum kadim dostunun kızı ile birlikte bayramı beklemeden mezarlık ziyaretleri yapıyoruz. 2011 anneannemi ebedi istirahatgâhına yolcu ettiğimiz yıl… Bu ziyaretler adeta, bizlerin de burada kalıcı olmadığının ispatı niteliği taşıyor… Her günümüzü yarın ölecekmişçesine değerli kılan faaliyetlerle doldurma gayretimiz belki, biraz da bu sebepledir.
Aile, eş dost akraba ziyaretlerine, büyük şehir yaşamı, iş koşturmacası arasında, sık zaman ayıramadığımız için, teyzemler akraba günü diye buluşma günü icat ettikleri halde, o günü dahi uygun olup katılabilenler arasında sıkça yer alamıyorum.
Ancak Ramazan’ da, bu tura katılmayı gerçekten önemsiyorum. Yıllarca ölenlerin cenaze günü dahi, yakınlarının yanlarına eremedim. Başın sağ olsun demek anlamlı gelmedi. Allah Rahmet eylesin demekse haddim görünmedi. Anneannemin defnedilmesi ardından, oluşan kalabalık bir an önce dağılsa diye düşünürken, gece yarısı memleketi kurtaran sohbetleri anlamsız buldum. Bir an önce dağılsa şu kalabalık ta, hayat normale dönse diye düşündüm. O ruh halim ile ilgili, 6 yıl sonunda bugün gözümden yaşlar döküldü… Nihayet biliyorum ki, şifa iki yönlüdür; giden uğurlanır, yaşam devam eder…
Mezarlık ziyaretlerimizi tamamladıktan sonra, anneannemin en eski arkadaşlarından son kalan kişiyi ziyarete gider olduk. İşte bugün, artık 89 yaşım doldu kızım dedi bana… Kendisini hatırladığım ilk çocukluk günlerimden beri, kimseyi incitmemiş, kendi ne derdi olursa olsun, geleni şen şakrak karşılamış, hemen çayını, kahvesini ikram etmiş, sofrasını açmıştır. İki oğlunu da, genç yaşlarında peş peşe kanserden yitirmiş, gelinleri çalışırken, o torunlarına annelik yapmıştır. Ağlayarak yanına giden, neye ağladığını unutur, gülerek ayrılır kapısından… 
Sizlerin de böyle nadir bulunan tanıdıklarınız varsa, arada ziyaret edin. Çünkü sorun zannettiklerimizin, hiç te sorun olmadığını farketmemiz için birer vesiledir. Bugün bizlere, geçen yıl rahatsızlanınca, kimseye yük olamamak adına gittiği, bir ay kaldığı huzurevinin kermesine ördüğü sabunluk ve şallardan hediye etti. 89 yaşında gözünde gözlüğü, örgü örüyor. Anneannem de yaşasa, muhtemelen hala dantel yapıyor olurdu. Ölümü sonrası, dolabında özenle poşetlenmiş, üzerine isimler yazılı, en küçükler için çeyizlikleri bulduğumuzda nasıl hissettiğimizi tahmin edersiniz…  Artık kullanılmıyor bunlar, gözlerine yazık dediğimiz halde… El emeği ile, gelecek kuşakların çeyizini düşünenlerin tamamının ellerini öpüyorum. Artık çağdaşlığımız, çeyiz diye en iyi öğretim koşullarını sağlamak diye doğrucu davutluğumuzla, geçmişten gelen değerleri küçümsediğimiz anlar affola…
Eski insanların, insani değerlerini, o kocaman gönüllerini miras olarak bırakabilmemiz ümidiyle, hepimizin her anının bayram tadında geçmesini diliyorum.

An itibariyle kendinizi değerli hissettiren ödüller oluşturun;

Ev kadınısınızdır; eşiniz ile bütçenizi belirlemiş, yeni çağa uymuş, faturalarınızı otomatik ödemeye vermişsinizdir. Mümkün olduğu ölçüde açık vermeden, ayı tamamlamaya gayret ediyorsunuzdur. Hatta bazen, işte bu ay biraz para arttırdım şu kahve fincanını alsam, yok yok şu bluzu alsam diye ikileme düşmüşken, bir yakınınızın düğünü devreye girer, gram taksak yok yok onlar bize çeyrek taktıydı ah altınları bozdurup, kooperatife peşinat yaptık, borcu bitse bir yerleşsek yine biriktireceğiz o zaman daha kolay olacak diye avutursunuz kendinizi… Tabii böylesi, belli hayat görüşünde kalkınma planları kuran çiftler dışında, eşi mutfak masrafı vermeyip, kadını çalıştırmayıp üzerine maddi, manevi şiddet yaşatanlar da ne yazık ki çokçadır..Erkek arkadaşlarıyla meyhaneye borç takarken, gündeliğe gidip te çocuklarını okutmaya çalışan kadınların da sayısı hiç az değildir…
Çeşitli kültür seviyelerinde olmanız, evde yemek pişmesi, çamaşır yıkanıp, cam silinilmesi gibi standart işleri ortadan kaldırmaz… Hatta öyle bazı statüler vardır ki; dışarıdan gayet önemli mevkii sahibisinizdir de, içeride mesai bitiminde evinizde engelli bir evladınız veya yatalak bir ebeveyniniz olduğundan, esas mesai eve dönüşte başlar. 
Bir yerlerde kendinizi arka planlara atar, hep bir sonraya ertelemeye alışırsınız… Artık mağazalara kendiniz için girdiğiniz zamanlar öyle azalır ki, pazara gidişinizde enucuz tezgahlardan sebze meyve ihtiyacınızı karşılayıp şöye bir dolanmaı dahi kendinize çok görür hale gelmişsinizdir. Zamanınız yoktur, akşam yemeğinde televizyonda izlemeyi umduğunuz dizi yerine, eşinizin maç izleyişini izlersiniz… 
Sonra çocuklarınız büyürler, sizler torunlarınızı yetiştirmekle görevlendirilirsiniz, bayram seyran çocuklar tatile giderken şöyle bir uğrarlar,bazen vicdanlarını susturmak için sizleri de hesaplısından bir yerlere yollarlar, elbette torunlarınızla birlikte…
Sonra bir gün içinizde duymazdan geldiğiniz imdat sesleri atan o canlar canı canınız, ya şeker ya tansiyon ya daha besbeteri bir rahatsızlıkla dikkatinizi çekmek ister. Kendinizi toparlayın da, artık bir zahmet kendinize değer verin diye… Çoğu bu sesi de duymazdan gelir, alışa geldiği biçimde devam eder sonrası şanslıysa çok çekmeden toprak olur…
Kişi kendine değer vermeyi nerede unutmuştur? Nasıl yeniden değer vermeyi hatırlayabilir? Nasıl kendine zararlı alışkanlıklarından arınabilir? Hep dediğimiz gibi; doğru nefes almakla, düzenli su içmek ve hayata olumlu bakış açısı geliştirmek ne kadar yeterlidir? Kişi çoraplarım nerede diye seslenen eşine, kirlideee artık bir zahmet kendininkileri yanında da benimkileri de yıkaaa diyebilmeyi başarsa, hayatı daha iyiye gidebilir mi? Veya bu ay mutfak masrafını gezmeye ve kıyafete yatırmaya karar verdim, bu ay benden bir şey beklemeyin diyen bir anne olabilir mi? Yani üzülerek böyle bazı örneklere rast gelebiliyoruz; babası çocuğunun okul masrafını unutup harcayabiliyor, üstelik bunlar öyle okumamış kenar köşelerde yaşayan adamlardan olsa cahil der kızarsınız, toplum içinde mevkiisiyle saygı görenler içinde, yeni karısıyla senede iki üç tatil yapıp, mahkeme kararıyla kabul ettiği nafakayı zorla ödeyen, evladına arkadaşının yaş gününe gidebilsin, ders kitaplarını alsın veya traş olsun diye para vermeyenler de hep bu erkeklerden çıkıyor ki en üzücü yanı o erkeklerin de bir kadın tarafından doğurulup, yetiştirilmiş oluşudur.
Yazdıklarımı okuyanlardan bir kısmı, her defasında bir konuyu yazsan, kaç hikayeyi tek makaleye sıkıştırmasan daha iyi olur diyorlar, düşüncelerine saygı duyuyorum ancak sürekli an içinde farklı oluşumlarla dönüşürken bir dakika bugün sadece bu noktayı dikkate alacağım diyebilmek hayatın kendisinden uzaklaşmak gibi görünüyor. Şöyle örnekleyeceğim; kızımın ve sonra annemin dairelerini su bastı, o sırada kendim de ufak bir tadilat için keşif yapmaya çalışıyordum ki, zona oluverdim. Ustalara da zona ya da zamana da dur deme lüksüm olmadığından, bir ay içinde hepsinin üstesinden gelmeye niyet ettim. Çocukken; aynı anda el ve ayak tırnaklarını sakın kesme, hem ağlar hem gülersin derlerdi. Tırnak kesme mevzusunu bilmem ancak sırf ağlamaktansa hem ağlayan hem gülen olmayı tercih ederim.
Tüm o güzel gönüllü canla başla, eşleri, çocukları ile birlikte daha güzel günler için türlü fedakarlıklar içinde yaşam mücadelesi veren değerli anne ve babalar ve onların güzel evlatları için yazdım. Her biriniz başkaları farketmese de, çok ama çok değerlisiniz. Lütfen kendinize değer verin, akşam eve girince hızla işe koşmaktansa bir on dakika sırt üstü uzanın veya ayağınızı bir avuç tuz koyduğunuz ılık suda dinlendirin, kendinize moralinizi yükseltecek böyle ufak hediyeler yapın lütfen. Her biriniz buna değersiniz.

Kendine değer vermek nasıl bir şey?


23 Kasım 2017, 11:04
Bu makale 529 kez okundu
Nafiye Ç. Özdemir

Geçen ay sizlerle yazımı paylaşmamın ardından; herkese önerdiklerinin ne kadarını kendin yapıyorsun diye kendime sorup, çok da memnun edici yanıtlar veremeyince; oturup kendim için neler yapmalıyım; neler yapabilirim şeklinde kafamda bir liste hazırladım.
Bütüncül destek terapiler eğitmeni ve uygulayıcısı olarak, herkeste olduğu gibi bizlerde de mesleki sıkıntılar oluşabiliyor. Anında farkedip müdahale şansımız biraz daha yüksek olmakla birlikte, bizler de bedenimizin sesini duymazdan gelebiliyoruz. Bir sabah dişlerimi fırçalarken; aynada gözlerimin içine bakarak, artık kaçamazsın bir an önce yani bugün randevu alarak, egzersiz programına yazılıyorsun diye kendime kararımı bildirdim. Biliyorsunuz ki bilinç altı böyle durumlarda inatçılık etme şansı olmadığını bilir ve kabule geçer. İşte ilk raundu kazanmış idim, araya başka bir konu girmesine fırsat vermeden arayıp randevu aldım. Şansıma o gün talep ettiğim saat uygun koçları vardı. Bedenimiz duruş bozukluklarımızla deforme olduğunda ki; aslında deforme olmasını beklemeden yapmamız gereken bir çalışmadan söz edeceğim. Profesyonel sporcular dahil, bedenen çalışan herkes, ayrıca masa başı çalışanlar ve elbette ev hanımları, gelişim çağında çocuklar dahil hepimizin böyle bir çalışma programıyla kendimize neler katabileceğimizi ve nasıl sorunlar yaşamayı daha başından önleyebileceğimizi biliyor musunuz?
Başınızda gencecik bir fizyoterapist, kocaman gülümseyişiyle motivasyonunuzu yükseltiyorken, bir yandan kout veriyor nefes alın verin, şimdi karnınızı sıkın, şimdi kol kaslarınızı sıkın, omuzlarınızı kaldırmayın, evet çok iyi gidiyorsunuz, süpersiniz… Sadece haftada 2 gün ve yirmi dakika içinde yedi ayrı makine yardımı ile, bedeninizin sorununa uygun ağırlıklar ve uygulamalar ile kaslarınızı güçlendiriyor. Daha ilk seans çıkışınızda daha dik duruyor insan.. Seksen yaşında dahi gelenler var, konu yaşam süresini olabildiğince kaliteli geçirmek.
Benim sorunum sağ ve sol dengeli hareket edemeyişim idi, 1 ay içinde sol tarafım sağ tarafıma yakın güce geldi. Basarken sağıma ağırlık vermeyi bıraktım, sol sağ dengemi kazandım. Belki çok daha ağır sorunlarınız var, her yaş ve her sağlık probleminde kasları güçlendirmek üzere profesyonel destek alıp nerelerde yanlış yapmışız fark edip düzeltmek üzere sizlerin de deneyimlemesini önermek boynumun borcudur. Her il ve ilçe için franchising verebilen bu firma İstanbul’da on küsur senedir faaaliyette.
İnsanlar sorun oluşunca hastaneye, doktora gider ve bir ilaçla veya basit bir tedaviyle sorun çözülsün isterler. Ancak o sağlık problemine sebep olan alışkanlıklarını ortadan kaldırmak üzere yaşamlarını düzeltmeye çalışmazlar. O kadar gittim bir işe yaramadı lafını çokça duyarız.. Yine gitmeyi sürdürürler, yine şikayeti sürdürürler, çözüm var der, önerirsiniz size şüpheyle yaklaşırlar. Kesinlikle alışkanlıklarından ödün vermek istemezler. Eminim sizlerin de çevresinde benzer eş dostlar bolca vardır. Lütfen kendilerine selam ve sevgilerimi iletin. Önce kendileri sonra da sevdikleri için iyi seçimler yapsınlar. Bir egzersiz programına bir an önce yazılsınlar, benim gittiğim yeri merak ederseniz ayrıca mesaj yazarsanız yönlendirme yapabilirim. Yaşadığımız sürece kaliteli yaşamak dileğiyle…

7 Eylül 2017 Perşembe

hayvanlar

Hayvanlar…   bu ve diğer makalelerim boluolaygündem gazetesinde yayınlanmıştır. dolayısıyla herhangi bir kopyalama durumunda hak sahibi olarak yasal işlemlere maruz kalacağınızı belirteyim.

04 Eylül 2017, 12:41
Bu makale 303 kez okundu
Nafiye Ç. Özdemir

Hayvanlar; kimilerine göre sevilen, kimilerine göre ürkülen, kimilerine göre sadece bağ bahçe sahibi isen bakılası, kimilerinin ise hayatının önemli bir parçasıdır.
Siz hangi duygu ve düşünceler içindesiniz? Kendinizi hayvan sever olarak görüp, kebapçıdan içeri girip bir porsiyon kuzu şiş sipariş edenlerden mi? Veya gelenek ve inanç diyerek, her Kurban bayramı kurban kesenlerden mi? Bu ayırımların çok ötesinde, birbirimize ön yargılar olmaksızın yaklaşabilir, iletişim kurabilir miyiz
Geleneklerimizin en değerli kısmıdır, bayramlarda büyükleri ziyaretler, el öpmeler… Modern çağın, bizleri getirdiği noktada ne yazık ki; bayram ile hafta sonu tatilini birleştirip nereye kaçabiliriz, kaç taksitle hangi sahil kentinde konaklarız, ihtiyacına dönüşmüş yaşayanlar giderek artmakta…
Bazılarımız geçim derdine öyle dalmış haldeyiz ki, her gün önünden geçtiğimiz bahçedeki çiçeklerin nasıl renk değiştirdiğini, biri açarken diğerinin solmasını fark edemiyoruz dahi… Veya çevremizde, yaşlananlar ve ölümler hastalıklar oluyor. En önemli bizim yaşadığımızmış gibi, sanki bizim başımıza gelmemeliymiş gibi panikliyor, çaresizliğimizi farketmekten rahatsız oluyoruz…
Hayvanlar, çiçekler basit yaşarlar… Ne ev, ne kariyer, ne yarın için dertlenmezler… Bazı topluluklar ki, bizlerin de kültüründe şu an unutulmuş gibi görünse de var olan, doğayı izlemek, canlıların davranışlarından örnek almak, anda yaşamak vardır…
Kimi insanlar, çiçekleriyle konuşurlar, o çiçekler coşar, nasıl güzelleşirler hayran olursunuz… Bazı insanlar parklarda köpeklerini gezdirirler, köpeğe sonra sahibine bakın yüz ifadeleri neredeyse aynıdır, sevecen, somurtkan, hatta siz de onlardan birisiniz belki… İtiraf ediyorum, ben sizlerden biriyim… Tarantula başta olmak üzere, örümceklerden çekinirken, bir kedi yavrusu görünce, ay sen ne şirin şeysin diye sevmeye başlarım… Sonra evde köfte pişirip, protein almalıyız diyerek afiyetle yerim… Hatta çocuklarım ufakken sokakta birinin köpeğini sevseler, eve girer girmez doğru ellerinizi yıkamaya diye güya hijyen sağlama derdindeydim… O sevdikleri köpeğin başı mı, sıvı sabunların içindeki kimyasallar mı daha zararlıydı? Şimdiye dek doğru diye titizlenerek uyguladığımız birçok kuralımızın, bizlere stres getirmesinin dışında ne sağladığını biri bana açıklayabilirse, düşüncelerimde ve gözlemlerimde rastladığım çelişkilerimizi rafa kaldırabilirim…
Çocukken evcilik oynayanlar, büyümüş dünya yönetiyorlar… Bakış açısı; benim oyuncağım, benim kurallarım… Sonra doğal felaketler yaşanıyor, bizler insani, pardon vicdani yanımızı rahatlatmak adına, bütçemize göre destek vererek vazifemizi yapmış, rahatça uyuyoruz…
Peki, aklım karıştı, niyetim sizin de aklınızı karıştırmak değil, lütfen affınıza sığınıyorum… Şöyle bir değişiklik yapsak, çocuklarımızı alıp Kurban Bayramı’ nda yine aile büyüklerinin ziyaretlerini tamamladıktan sonra, illa tatile gidilecekse gidilsin, ancak bir gün önce veya sonra, o çocuklarla birlikte, bir hayvan barınağı ziyaret edilsin… Koşulları gözlemlenilsin, nasıl yardımcı olunabileceği, çocukları alıp pahalı kurslara yine yazdırın tabii, ancak daha yaşı ufakken böyle toplumun bir parçası olduğu ile ilgili, katkı sağlayabileceği neler yapabilirliği ile ilgili farkındalık kazanma şansı verilse, her yeni nesille, nasıl bambaşka bir toplum haline dönüşürüz, lütfen hayal edin…
Aile büyükleriniz vefat mı ettiler, elbet mezarlık ziyaretlerinizi yine yapın tabii, bir de arada bir huzurevini de ziyaret etseniz, hala hayatta olan hiç tanımadığınız birkaç kişiye merhaba deseniz, bunu yaparken yine çocuklarınızı yanınızda götürseniz nasıl olur?
Daha da fazlası mümkün, belki evlat edinirsiniz, belki kardeş programları ile eğitimine katkı olursunuz, yönderlik yapabilir, kimse dinlemiyor beni diye ağlayan birini dinleyebilirsiniz…
Tüm dünya sizin için burada, ne kazandığınız para, ne mevkii sahibi oluşunuz, ne hangi marka araca sahip olduğunuz önemli değil… Peki bu telaş, gelecek kaygısı, çocuklarımız daha başarılı olsun, standart beklentilere uygun davransın kaygısı neden?
Einstein benzeri bir evladınız yok ise, üzgünüm sizin hatanız, çünkü çocuğunuzun kendi yeteneklerini keşfedip o yolda gelişimine izin vermek yerine, toplumun kopyalanan trendlerine göre olması için uğraşmanızın sonucudur. Bırakın yüreği kocaman o minikleri, sizin gibi olmaya zorlamayı, bırakın kendileri olabilsinler. Sadece doğadaki tüm canlıların haklarına saygılı, paylaştıkça çoğalanı, sevgi dolu olmayı öğretin..