10 Nisan 2016 Pazar

http://www.boluolay.com/nice-kutlu-gunlere…-makale,2180.html


Bu özel ve anlamlı günler arasına 8 Nisan Fizyoterapistler Günü’ nu de, ayrıca gözden kaçırılmış böyle başka değerli günler varsa onları da ekleyelim.
Kendimiz için, sevdiklerimiz için anlamlı günler…
Her anımızın ne denli değerli olduğunun farkındalığıyla, demlediğimiz çayı bardağımıza doldurduğumuzdan tutun da; yeğenimizin başını okşadığımız, evimizden çıktığımızda rastladığımız insanlarla selamlaşmalarımıza, her gülümsediğimiz insanla birlikte, o insanın çevresindekilere bulaşan gülümseyişine dek sorumlu olduğumuzun bilincinde; birbirimizin ruhuna sevgiye dokunalım.
Her karşılaştığımız insana sanki evimize misafir gelmişçesine saygı ile yaklaşalım.
Her olayda durup, düşüncelerimizi ve oluşturduğu duyguları izleyelim. Bize söylenenleri cevap vermek, kendimiz konuşmak için sabırsızlıkla sıra beklemek, kendi fikrimizi karşımızdakilere benimsetme çabasıyla dinler görünmek yerine, gerçekten kulak vererek dinleyelim. İnsanların kendilerini ifade etmelerine izin verelim, gözlemleyelim. Çayımızı, suyumuzu yudum yudum, farkındalıkla içelim. Nerede kendimizi atladık, hangi telaşın içinde neleri yitirdik, gerçekten önemli olanları gözden kaçırıyor olabilir miyiz, her nefesimizle farkındalığımızı arttırmak için, dokunduğumuz döşemenin kumaşına kadar hissedelim. Bunları yapmayı alışkanlık haline getirdikçe; esas değerlerimize kavuşmamızın kolaylaştığını hayretle deneyimleyeceksiniz. 
Böylece sadece tüm özel günler değil; tüm günlere ve tüm insanlığa değer verecek ve devamında kendiniz de, şimdiye dek hak ettiğiniz ölçüde görmediğinizi düşündüğünüz esas değerinize kavuşacaksınız.
Merak edenlere; zaman buldukça araştırabildiğimiz kadarıyla, seçimizi yaptık ve nihayet kapılarımız takıldı. Ustalar gerçekten titizlikle çalıştılar, kendimiz yer içerken onları da, misafir gelmişlercesine ağırladık. Bir cümleleri çok dokundu, her çalıştığımız evde keşke sizin gibi insanlarla karşılaşsak dediler. Her insan bir değil düşüncesinden sıyrılma zamanıdır, okumuş okumamış, gelir düzeyi hangi sınırda olursa olsun, hep birlikte aynı geminin yolcularıyız ve bugün var yarın yokuz… 
Bir söz vardır; okulda önce ders görür sonra sınav olursun, hayat ise önce sınav yapar, sonra ders verir. Başımıza gelenler bizlere özel görünebilir ki değildir. Yaşadıklarımızdan çıkardığımız olumlu dersler bizleri daha değerli bir yaşam deneyimine taşıyabileceği gibi; olumsuzluklarla aksi de mümkün. Seçimlerimizle hayatlarımızı şimdi olduğundan daha güzel bir yere taşımamız dileğiyle… Sevgiyle… Nice özel ve değerli kutlanası günlere…

*Adet öncesi sendrom
Karışıklığın hakim olmasına izin verme. Gücünü dış etkilere teslim etme. Kadınlık süreçlerini reddetme.
Şimdi zihnimin ve hayatımın sorumluluğunu kabul ediyorum. Ben güçlü ve dinamik bir
kadınım.Bedenimin her parçası kusursuz çalışıyor.kendimi seviyorum.

*Ağrılı Adet görme
Kendine kızma. Kendi bedeninden ya da kadınlıktan nefret etme
Bedenimi seviyorum. Kendimi seviyorum. Tüm devrelerimi seviyorum.Herşey yolunda
Bize meli/malı öğretilerle kendi özümüzden uzaklaştık yeniden kendimizi tanıma,keşfetme yolunda kâh aborjinler kâh kızılderililer gibi doğayla bir olmayı deneyimliyorken bir ağaca ellerimi yaslamış gözlerimi kapalı nefesime yoğunlaşmış kök ve yapraklara dağılmaya hazırlanırken bir hanım yanıma geldi iyi misiniz yardıma ihtiyacınız var mı diye sordu :) nasıl güzel ve yardımsever insanlarız özümüzde...kendine dürüst olmaya başladıkça çevredeki iyileşmeyi daha net farkediyoruz.egomuz önce ben derken bizi kolladığını sanır genelde red ettiklerimiz bize esas öğretiyi getirenlerdir ve tekrar tekrar kabullenişe geçene dek deneyimleriz.

27 Mart 2016 Pazar

http://www.boluolay.com/…-ve-yolunuz-duserse-makale,2159.html

… ve yolunuz düşerse;

27 Mart 2016, 13:11
Bu makale 27 kez okundu
… ve yolunuz düşerse;
Nafiye Ç. Özdemir
Sizlere; konukseverlikleri ve güler yüzleriyle, sizi en canlarıymışçasına karşılayan, ağırlayan, uğurlayan insanların yaşadığı topraklarımızdan birinden söz edeceğim. Vatanımızın neresine gidersek gidelim, bir lokmasını bin gibi paylaşan, Allah Kerim deyip size yarın yokmuşçasına sofralar kuran, nasıl daha iyi ağırlarım diye uğraşan canlara çokça rast geliriz.
Sözünü ettiğim bu şehir ise; önceleri kendi halinde iken, üniversite kurulmasıyla daha da gelişip büyüdü. Birçok koya sahip, yaz kış hiç bitmeyen rüzgârlarıyla saç baş bırakmaz, alışık olmayanı serseme çevirir. Muhteşem dondurması, peynir helvasını tatmadan dönmeyin, yolunuz düşerse, Salı veya Cuma mutlaka pazarına da bir uğrayın en azından domatesinizi, peynirinizi alın derim…
Turistik tanıtım yaparak şehri daha da kalabalıklaştırmayı istemesem de; eskiden sadece Kurtuluş Günü’ ne özel kalabalığı olan Çanakkale’ den söz ettiğimi, en başından beri anladığınıza eminim.
Otuz beş yıl önceki haline dönersek, aracınız yoksa, Eceabat’ tan, Seddülbahir’ e varmak için saatle araç beklerdiniz. Türk Şehitler Abidesi’ nin ışıklarını ya Anadolu kıyısından veya gemiyle geçerken görebilirdiniz. İlgi arttıkça yarım kalan düzenlemelere devam edildi. Civardaki diğer mezarlıklar ve müzelerle tarihi daha bir başka yansıtır oldu… Ziyaretçilerin kısa konaklamaları için alanlar oluştu. Günü birlikçiler arttı…
Bir yabancı gibi giderseniz; gezdiğiniz yeri tanıyamaz, o yöre insanlarının hayatlarını anlayamazsınız… Burada dağ taş tarih, nereyi kazsan bir mermiye bir süngüye denk geliriz diye, eskiyi anlatan yaşlıların çoğu vefat etti, yeni nesiller mecburiyetle şehir hayatını seçtiyse de ilk fırsatta köylerine koşuyorlar… Morto Koyu; gemilerden denizden sahile vuran poşetlerle doldu, zaman zaman temizlenilmeye çabalandı. Bir dolu öykü var, balıkçıların anlatacakları ayrı, tarla sahiplerinin ayrı… Konular bir diğerine gebe… Alçıtepe’ si, Kilitbahir’ i, Kaşıkçı Dede’ si; köy düğünleri, kına geceleri, mevlütler… Malum bir yerden yabancı gibi geçerseniz, ne gezdiğiniz yerleri ne de orada yaşayan insanları anlayabilirsiniz…
Kurtuluş Savaşı zamanındaki haline getirilmek üzere bir proje olduğunu ve yaşayanların evlerinin boşaltılacağı ile ilgili bir söylenti vardı. İnsanların alıştığı düzenden, hep bir nedenle başka bir yere kendi isteği dışında gitmek zorunda bırakılması kolay verilesi bir karar değil, yine de belki daha hayırlıdır.
Ata’ mızın; Anzaklara yazdığı mektup; "Uzak memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar; burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar; gözyaşlarınızı dindiriniz, evlatlarınız bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır."
Tarihten dersler çıkarabilip, örnek alarak; barış, karşılıklı sevgi ve saygı içinde yaşamayı öğrenmemize ve sürdürmemize katkısı olması dileğiyle…

19 Mart 2016 Cumartesi

http://www.boluolay.com/yasanmis-bir-hikayem-makale,2147.html

18 Mart 2016, 18:35
Bu makale 3235 kez okundu
Yaşanmış bir hikayem
Nafiye Ç. Özdemir
Ve bazen yolculukta öyle bir hikâye dinlersiniz ki hayata bakışınız değişir;
Neredeyse 23 yıl önce, iki yaşındaki kızımla, otobüsle şehir dışına annemi ziyarete gidiyorduk. Tek kişilik bileti zor bulmuştuk ve yol kısa, kızım da küçük diye, birkaç saat kucağımda gidebildik. Yanımıza bir hanımefendi oturdu, kızıma gülümsedi. Yolculuk malum, sohbet başladı.
Hanımefendi çok tanınmış büyük bir mağazanın eski müdiresi çıktı. Bir kızı varmış. Tesadüf çok yakın okumuşuz birbirimize, sonra ben okulu bırakıp iş hayatına devam ederken onun kızı bursla yurt dışına çıkmış.
Hatırlarsan diye devam etti, okulda bir not defterini sobaya atmışlar ve tüm sınıf sorguya çekildiği halde hiç biri kimin yaptığını söylememiş. Sınıfça sınıfta bırakıldılardı… Elbette hatırlıyordum, hatta bizim okul kaloriferliydi onların ki sobalı diye iyi ki o okula gitmemişim diye düşündüğümü dahi hatırlıyordum…
Kızı haksız yere sınıfta bırakılması ve disiplin cezası sebebiyle az daha yurt dışı bursundan oluyormuş. Neyse ki gideceği yüksek okul olayların detaylarına vakıf olduğundan bursunu yakmamış… Okul yakmamış ta, kızı o üzüntüyle hastalanmış… Yurt dışına çıkışının akabinde, okuldan aranmışlar, anne baba telaş içinde hastaneye koşmuşlar… Kızları onları hatırlamıyormuş… Evet zamanla bazen hatırlar olmuş, hafızası gidip geliyormuş. Ne yazık ki kızım düzelmeyecek… Keşke o da okumasaydı da, böyle tatlı bir çocuğuyla kucağında beni ziyarete gelseydi, anneciğine varınca bu dediklerimi anlat olur mu diye sözlerini bitirdi.
Kızım şu an yüksek lisansını bitirmek üzere ve bir zaman acemiliğimizle öğretmenlerin dediğini yapacağız derken, kontrolcü ve zorlayıcı ebeveynler olmamızı maalesef deneyimledi, bu yüzden çok pişmanım. Oğlumsa bu yıl üniversite sınavlarına girdi. Gerçekten onun için hayırlı olan olsun diye dua ettim. Çalışsın diye ısrar etmedim, çünkü eninde sonunda olması gereken olur bunu biliyorum. Hep unuttuğumuz bir şeyi hatırlatmak istedim, biz evlatlarımızı yarış atı yapmayı kabul etmezsek, şimdikinden daha düzgün bir sistem illa ki oluşacak.
Evlatlarımıza ne olmak istiyorsun diye sorulduğunda insan olmak istiyorum desinler bırakın meslek söylemesinler… Bir dolu mezun kendi mesleklerini yapmak yerine başka işlere yönelmiyor mu? Ya iş bulamadıklarından ya da seçmek istedikleri alana yöneldiklerinden… hep ne denir aman bir yüksekokul bitir de, neme lazım… Diplomadır bulunsun… İyi de kişi kendini geliştirmek için sürekli okuyabilir, hatta öyle ki belki ders kitaplarıyla sınırlı kalmaktan ötesine de ulaşabilir. Elbette toplumca, belli standartlar bizlerin hayatlarını daha kolay hale getirmek içindir. İyi de zor yolu seçenin de kendi tekâmülü olduğunu hatırlarsanız. Olana şükrederseniz. Hem kendiniz hem de evlatlarınız için hayatı kolaylaştırmış olursunuz.

17 Mart 2016 Perşembe

http://www.boluolay.com/bu-vatanin-insani-olarak…-makale,2139.html

Bu vatanın insanı olarak…

15 Mart 2016, 16:43
Bu makale 349 kez okundu
Bu vatanın insanı olarak…
Nafiye Ç. Özdemir
Bizler beyaz yakalı önlüklüler kuşağıyız… Beslenme çantalarımızda annelerimizin hazırladıklarını birbirleriyle paylaşanlar… Haftada altı gün okula gidenler, hani sırayla masa örtülerinin yıkanıp ütülenmesi görev dağılımının olduğu, hademelerin işini azaltmak için temizlik kolu olmanın cam silmeyi de kapsadığı zamanlardan kalmayız.
Masa örtüleri kirlenmesin diye üzerine muşambalarımız vardı. İmtihan derdik daha sınav sözcüğüyle tanışmamıştık… İmtihanlarda, öğretmen arkadaşlarımızla aramıza kopya çekmeyelim diye çantalarımızı koydururdu.
Sonraları dağıldık, kim bilir nerelerdeler o ilkokul arkadaşları? Okullarımızla çevrelerimiz de değişmişti… Şimdiki gibi watsap ve facebook grupları oluşturmayı bırakın herkesin evinde telefon ve televizyon olmayan günlerden söz ediyorum…
Siyah beyaz televizyonumuz geldiğinde uygun adımlarla asker yürüyüp bayrağı çekerken İstiklal Marşımız okunmadan yatmak istemezdim.
Şimdiki kadar teknolojik, felsefi, sanat yönü güçlü filmler veya renk cümbüşü yoktu, belli saatlerde izlenebiliyordu alternatifi de yoktu. Sadece tarzıyla, duruşuyla hayran olduğumuz spikerler ve program sunucuları vardı. Siyaset adamları oldukça zeki ve esprili görünüyorlardı, gazetelerde bol bol karikatürlerine rastlardınız. Sevecen görünen saygı duyduğumuz büyüklerdi…
Sonra yağ kuyruklarını, tüpün, tekel ürünlerinin zor bulunduğu zamanları da anımsıyorum… İki mahalle farklı siyasi grubun elinde diye yol değiştirmek hatta hiç yola çıkmasak mı düşüncesiyle yaşadığımız zamanlar ve ardından her köşede yeşil kıyafetleri ellerinde tüfekleri ile askercikler nöbet tutar, gece sokağa çıkma yasaklı zamanlar…  Gece ve gündüz arasındaki farkı pek anlayamamışlığım hala sürüyor yani gece olan gündüz olmuyor mu? Gecenin günahı ne?
O zamanların çocuk ve genç olarak yaşamış bizler ne tür güvensizlik duygularıyla yetişip, o zamanki yaralarımızı yarım yamalak sarmadan çocuk yetiştirmeye kalktık ve şimdi belki gerçekleştireni değişse de yaralar, kayıplar bizleri hırpalamaya devam ediyor. 
Bizden sonraki nesillere barış, saygı ve sevgi içinde bir ülke bırakmakla sorumlu değil miyiz? Hiçbir şey yapamıyorsak, kuraklık zamanı yağmur duasına çıkanlar gibi, bu acı olayları şifalandırma duasına çıkalım. Her gün kendi evlatlarımızı yolcu ederken dua edercesine, vatanımız için dua edelim. Bu üzücü kayıpların bitmesine, vatanımıza sulh gelmesine, herkesin birlikte huzur içinde yaşayabilmesine niyetle dua edelim. Teşekkür ederim.

14 Şubat 2016 Pazar

http://www.boluolay.com/sevgililer-gunu…-makale,2091.html

İnsani gerçeklerin ötesinde çiçek böcek mutluluk oyunları ve anlık mutluluk satın almak için bütçesinde delikler açanlar için sevindirici ve bunu hayat beklentisi haline getirenler içinse gerçekten züppece bir travmadır Sevgililer Günü!..
Senelerce televizyon ve sinema, hatta klasik olmuş romanlar dahi; en büyük görevleri sanki bizlere ütopik zenginlik, aşk umut tacirliği yapmakmış gibi uyutmasına izin vermek yerine silkelenip, hayatın gerçeklerini irdelemeye başladığımızda, nasıl mağdur hissi geliştirmişiz veya nasıl kendimizi değersizleştirmişiz gibi farkındalıklara sahip olmaya başlarız.
Birine bir konu hakkında fikrinizi ifade edememişseniz, veya aslında tarafından ilgi ve sevgi görmeye ihtiyacım var demek yerine saçma bir sebepten kavgaya tutuşmuşsanız, ertesi günlerde en hafifinden bir boğaz ağrısı yaşamanız doğaldır.
Kimse sizi daha çok sevsin diye uğraşmayın çünkü zaten hiçbir çabanız olmasa da sevilirsiniz veya ağzınızla kuş tutsanız da sevilmeyeceksinizdir. Tabii bir damla su sürekli yıllarca kayanın aynı noktasına damlamayı sürdürürse kaya ikiye ayrılır tezinden yola çıkıyorsanız o başka…
Her özel gün ve bayram satıcıların hevesle beklediği, yıllık satışlarını katlamayı umdukları zamanlardır. Her defasında, bir önceki yıldan daha farklı ve daha kâr bırakan ürünler sunmayı hedeflerler. Yani tamamen duygusal J
En basitinden Öğretmenler, Sevgililer ve Anneler Günleri, sokak çiçekçilerinin dahi fiyatlarını yükselttikleri günlerdir.
İnsanlar bir yılın tek bir gününü özel diğerlerini sıradan hatta daha da düşük değerde koyuvermiş geçirdikleri bir takım ilişkiler içindeyseler, kendilerine dönüp samimiyetsizliklerini fark edebilirler ve düzeltmek adına neler yapabilirler diye düşünürler umuyorum.
Elbette gençlikte sevgilisi olanlar mum ışığı yemekler ve sürprizler ummakta yerden göğe dek haklı bulurlar kendilerini… Bir de yıllarını vermiş, saçını süpürge etmiş nice hanımlar vardır eşinden kötü bir söz duymadığı günü bayram sayanlar…
Kimileri de eş dost, hısım akraba can saydıklarını sevgili addederler. Bundan daha büyük mutluluk yok çok şükür sağlığımız yerinde, sevdiklerimiz bir aradayız derler…
Lütfen hayalinizde resmettiğiniz özel günler şemalarının hepsini teker teker zihninizden siliverin olur mu? Bu tıpkı başkasının sahnesinde, figüran olmak gibi, hep kendi başoyuncu olduğu sahneler kurgulamakla oyalanmak gibidir. Bu sildiğiniz kopyala yapıştır sahnelerin yerine kendinizi yaşamaya izin verin ve her sabah gözlerinizi açtığınız andan, gece uykuya dalacağınız ana dek olana şükretme alışkanlığı edinin, her an özel her an bayram, yataktan kalkıp terliğinizi giyebildiğiniz, aynada kendinizi görebildiğiniz, yardımla veya tek başımıza giyinebildiğiniz, nefes alabildiğiniz için… Her saniye salise, yutkunabildiğinize hatta terleyebildiğinize şükrederek, olana olması gerektiği gibi oluşundaki katkılarınızla var oluşunuzdaki değere sahip çıkın.
Çağın ve modern dünyanın koşullandırılmış yarın unutulası sevgi masallarından arınmış öz sevgiyi seçenlere ve bu farkındalığı arttırma yolundakilere sevgilerimle… 

7 Ocak 2016 Perşembe

http://www.boluolay.com/sigarayla-yillar-suren-mucadelemden-nasil-kurtuldum-makale,2025.html

07 Ocak 2016, 18:50
Bu makale 470 kez okundu
Sigarayla yıllar süren mücadelemden nasıl kurtuldum?
Nafiye Ç. Özdemir
David Schwartz; ‘bir şeyi gerçekten yapabileceğine inanırsan, zihnin yapılabilmesi için yeni yollar keşfeder’ demiş. Her yapmak istediğinizi önce zihninizde başardığınızı imgeleyin sonra gerçekleştirmek için adım adım projelendirin.
İki sene önce televizyondan kurtuldum, haberleri izlerken kalp çarpıntımla nefesimin kesildiğini hissetmemden sonra uzun zaman, kullanılmayan aksesuar oldu sonra da verdim gitti… Ardından da; yıllarca beynime kodlanan, sigara içmenin zararlarına değil, sigarasız yaşamın faydalarına odaklandım.
Sigara; bağımlılık ötesi esaret hissettiğim bir hal almıştı. Yıllarca eş dost, çay kahve yanı olmazsa olmazdan nasıl sıyrılır ve hala sigara içen ahbaplarımla bir arada kalıp iradeli nasıl davranabilirdim? Öyle yardım aldığınızda belki daha kolay ancak kendimde test etme niyetinde olduğum, kendimi onurlandırmak, başlangıç nedenim yeni yıla kendimi onurlandırarak girmek istiyorum. En önce kokusundan rahatsız olduğum halde başla bırak tekrar başla mücadelesi yerine kökten çözüme niyet ettim. Kendimle gurur duyup, aferin diyecektim. Nasılsa çevreden ağzınızla kuş tutsanız sizi yıkıcı biçimde eleştiren kişiler olacaktır ve sebeplerini anladıkça onların alkışlaması veya yermesinin hiçbir önemi kalmaz.
Esas kendi öğrendiklerimin ne kadarını hayatıma geçirebiliyor, kendi içsel devrimimi başarmak için daha ne bekliyorum? Sorularına ek; evet elbette başarabilirim düşüncesinin belirsiz geçişlerini fark ettikçe, kendimle içsel konuşma gerçekleştirdim, tabii ki başarabilirim. İnanır mısınız zamanla içimdeki başaramazsın denemelerin kendine saygını azaltıyor sesi zayıflayarak tamamen yok oldu. Ve ilk denediğim gün bir takım aksiliklere yenik düştüm,olmadı. Ertesi sabah tamamen kararlı kalkmam çok şaşırtıcıydı, içimden hadi yak bi sigara diyen olmadığı gibi, off dün gafil avlanmış olmama rağmen bugün ve sonrasında muhteşem bir hayat beni bekliyor. Giysilerime sigara kokusu sindi diye habire deodorant sıkmam gerekmeyecek. İlk haftanın gerginliğine rağmen her şeye değdi, harika daha rahat nefes alıyorum, ikinci hafta dişlerim kanıyor, üçüncü hafta yiyecekler daha lezzetli gelmeye başladı, dördüncü hafta suyun tadı varmış, beşinci hafta artık yürüyüşlerim daha randımanlı, altıncı hafta hala bedensel tepkimeler sürüyor, sigara içenlerin yanında sanki ciğerlerime asit dökmüşler gibi bir his oluyor, boğazım şişiyor. Sokakta açık havada burnuma kaçan dumandan dahi rahatsız oluyorum. Hayatında hiç sigara içmemiş ve yanında sigara içilirken sesi çıkmayan tüm insanlar gerçekten çok kibar ve sabırlı imişler. Hepsinden şimdiye dek onları nasıl rahatsız ettiğimi fark etsem de umursamadığım anlar için özür diliyorum.
 Şimdi sıra; kendi rahatlığımız adına çevremizi nasıl kirletiyoruz konusunda yapabileceklerimde… Bulaşık makinem epey eskidi çalışmaz olduğu gün yenisini almayı düşünmüyorum, anneannemin dönemindeki gibi, bulaşık leğeninde yıkamaya döneceğim… Elde çamaşır yıkamaya cesaret edemeyeceğim, gençliğimde dahi zor bir işti… Buzdolabını da tel dolapla değiştirmem mümkün değil, evimizde kilerimiz, bozulmasın serin tutsun diye toprak kaplarımız ne yazık ki yok… Kağıt israfımı çoktan azalttım, yazılarımı zaten internet ortamında yazıyorum. Cam, kağıt ve hatta konserve tenekelerinin çöplerini ayırmakta daha titiz olmaya niyetlendim. Annem sebze artıklarını köydeki evimizin bahçesine gömerek, doğadan aldığının bir kısmını geri verirken sorumluluğunu yerine getirmenin vicdani huzurunu deneyimliyor. Bilemiyorum yaşamımıza kolaylık, modernlik diye sokarak; hem kendi çevremize hem sonraki nesillere verdiğimiz zararı bu küçük katkılarımla geri alabilir miyim? Yüz kişiden bir kişiye örnek olabilir miyim?
En azından iyi bir şeylere adım atmak, hiç yapmamaktan iyidir.